|
TARİHİN ASLINA DÖNÜŞÜ
(AKİT-27 HAZİRAN 2001)
Bundan 20 ya da 30 yıl önce Türkiye için bir ''Balkan
stratejisi'' nden söz edilse, kuşkusuz pek anlamlı bir
kavram ifade etmezdi. O zamalar Türkiye'nin uzun vadeli
bir strateji geliştirmesi için ne gerekli ortam, ne
de imkan vardı. Dünya iki kutup arasındaki durağan bir
çekişmeden ibaret olan Soğuk Savaş ile adeta dondurulmuştu.
Strateji belirlemede temel unsurlar olan tarih, kültür,
demografi, ticaret, doğal kaynaklar gibi unsurlar, Soğuk
Savaş'ın üzerlerine çektiği kalın bir perde ile gizlenmişti.
Dünyadaki devletlerin tümü ya Batı Bloku içinde yer
alıyor, ya da Sovyetler Birliği ekseninde hareket ediyordu,
az bir bölümü de Bağlantısızlar Bloku içinde yaşıyordu.
Dolayısıyla bir ülkenin strateji belirlenirken yapabileceği
tek şey, bu dengeleri hesaplamaktı.
Dahası, bir ülkenin ideolojik tercihi, özellikle sosyalist
ülkelerde, o ülkenin tarihsel ve ulusal kimliğini gölgeliyor,
dolayısyla strateji kavramı tek boyutlu dar bir kalıba
girmek zorunda kalıyordu. Ülkeler ya da halklar arasında
yüzyıllardır var olan tüm kültürel, dini, etnik ve ulusal
sürtüşme ya da dostluklar önemini yitirmişti. ''Birinci
Dünya'' (Batı Bloku) ile ''İkinci Dünya'' (Doğu Bloku)
arasındaki rekabet, yegane stratejik endişeydi.
Özellikle de Balkan Yarımadası açısından durum böyleydi.
Bu dev yarımadanın siyasetini asırlar boyu belirlemiş
olan tüm dini, etnik ve kültürel çekişmeler ya da dostluklar
rafa kaldırılmıştı. Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Arnavutlar,
Boşnaklar, Romenler, Pomaklar, Türkler, Yunanlılar,
Macarlar, Karadağlılar ve bugün çalkantılı bir dönem
yaşayan Makedonlar... Tüm bu Balkan halklarının aralarındaki
tarihsel pozisyonlar ve bu halkların dış dostları ya
da düşmanları silinmiş, yerine sadece sosyalizmin farklı
versiyonları arasındaki çatışmalar konmuştu. Sovyet
müttefiği olan Bulgaristan ile Amerikan müttefiği olan
Yunanistan'ın, ya da Çin müttefiği olan Arnavutluk'la
özgün bir sosyalizm versiyonu ile yönetilen Yugoslavya'nın
sürtüşmesi gibi siyasi meselelerdi. Balkanlar'daki ''stratejik''
denklemin sınırlı unsurları.
Ancak 80'li yılların sonunda Soğuk Savaş aniden bitiverdi.
Önce Doğu Bloku'nun sosyalist rejimleri birer birer
devrildiler. Bir süre sonra da Sovyetler Birliği tarihe
karışıverdi.
Çok geçmeden çok önemli bir gerçek ortaya çıktı: Soğuk
Savaş, az önce sözünü ettiğimiz dini, etnik, kültürel
ya da ulusal kimlikleri ortadan kaldırmamış, hatta biraz
olsun bile zayıflatmamıştı. Sadece bu kimliklerin üzerine
yarım asırlık bir perde çekilmişti. Perde yırtılınca,
her şey eskisi gibi ortaya çıktı. Bir başka deyişle,
her şey aslına rücü etti.
Bunun Türkiye açısından anlamı ise, yepyeni bir stratejik
ufuk oldu. Soğuk Savaş'ın dar kalıplarının kırılması
ile birlikte Türkiye'nin de önüne yeni bir vizyon açıldı.
Bugün Türkiye, din, etniklik ve kültür gibi kavramların
çok önemli hale geldiği, tarihsel ittifak ve cepheleşmelerin
yeniden uyandığı Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun
doğal mirasçısı olarak büyük bir inisiyatif sahibi.
Kısacası bir kez daha yeni bir dünya kuruluyor ve
Türkiye'nin bu dünyada alacağı yer, kimliği, kültürü,
tarihi ve bunlara bağlı olarak geliştireceği stratejilerle
belirlenecek. İşte bu nedenle de, Türkiye'nin gerek
devlet gerekse toplum olarak geçmişte olduğu gibi bugün
de tarihin kendisine yüklediği misyonu benimsemesi ve
bu misyona uygun bir milli strateji geliştirmesi gerekiyor.
Başta oldukça tehlikeli bir süreçten geçen Balkanlar
olmak üzere, Ortadoğu, Kafkaslar ve Ortaasya Türkiye'den
çok şeyler bekliyor. Yunanlı siyaset bilimci Thanos
Veremiss, bu tarihsel gerçeği şu sözlerle ifade ediyor:
''Balkanlar'ı potansiyel olarak destablize edecek
ve bölebilecek faktörlerin başında Osmanlı faktörü'nün
yeniden orataya çıkışı gelir. Osmanlılar'ın bölgeden
çekilmesinden bu yana, Türkiye'nin Balkanlar'daki Müslümanlara
yönelik ciddi bir ilgisi olmamıştı. Ancak Doğu Avrupa'da
komünizmin çöküşüyle birlikte, Türkiye'nin Balkan Müslümanları
ile olan ilgisi de önem kazandı... Bulgar, Türk, Sırp,
Hırvat ve Arnavut gibi farklı etnik kökenlerden gelen
milyonlarca Balkan Müslümanı, Karadeniz'den Adriyatik'e
kadar uzanan bir coğrafi kuşak oluşturmaktadır. Türkiye'nin,
bu Balkan Müslümanları'nın koruyuculuğunu üstlenerek
bölgedeki etkisini büyütmesi, muhtemel bir gelişmedir.''
Bugün Yunanlı araştırmacılar bile Türkiye'nin Balkanlar'daki
doğal hayat sahasının Türkiye için önemini vurgulamaktadır.
Yine Yunanlı tarihçi Veremiss'e göre ''Türkiye'nin Balkanlar'da
etki sahibi olmasında Türk milliyrtçiliği ile İslami
kimliğin uyum içinde birleştirilmesinin büyük önemi
olduğunu'' vurgulamaktadır. Bu durum, Türkiye'nin Balkanlar'da
güçlenmesi için Devlet-i Ali Osmaniye'den miras kalan
Osmanlı kimliğini vurgulaması gerekliliğinin, stratejik
bir gerçeklik olduğunu göstermektedir.
|