SSCB'nin Çöküşü 10. Yılında Komünizmin Geleceği
Edirne'nin Gerisinde Bıraktıklartımız...
Komünizm Çin'de Güçleniyor
İsrail'in Mescid-i Aksa Hedefleri 1
İsrail'in Mescid-i Aksa Hedefleri 2
Türkiye için Balkan Stratejisi 1
Türkiye için Balkan Stratejisi 2
Balkan Müslümanların Türkiye Sevgisi
Türkiye'nin Stratejik Ufku
Bağımsızlığın 10. Yılında Orta Asya Müslüman-Türk Cumhuriyetleri
Tarihin Aslına Dönüşü
Miloseviç'in Ardından Sırbistan'ın Balkan Politikası
Unutulan Vatan; Doğu Türkistan


TÜRKİYE İÇİN BALKAN STRATEJİSİ-2

Dünya iki kutup arasındaki durağan bir çekişmeden ibaret olan Soğuk Savaş ile adeta dondurulmuştu. Türkiye ise, Soğuk Savaş'ta kendisine biçilen rolü oynamak mecburiyetindeydi. Soğuk Savaş, gerek Türkiye'nin gerekse başka ülkelerin stratejik tercihlerini dondurmuştu, çünkü strateji belirlemede temel unsurlar olan tarih, kültür, demografi, ticaret, doğal kaynaklar gibi unsurlar, Soğuk Savaş'ın üzerlerine çektiği kalın bir perde ile gizlenmişlerdi. Dünyadaki devletlerin tümü ya Batı Bloku içinde yer alıyor, ya Sovyetler Birliği ekseninde hareket ediyor, az bir bölümü de Bağlantısızlar Bloku içinde yaşıyordu.

Bir ülkenin ideolojik tercihi, özellikle sosyalist ülkelerde, o ülkenin tarihsel ve ulusal kimliğini gölgeliyor, dolayısıyla strateji kavramı tek boyutlu dar bir kalıba girmek zorunda kalıyordu. Ülkeler ya da halklar arasında yüzyıllardır var olan tüm kültürel, dini, etnik ve ulusal sürtüşme ya da dostluklar önemini yitirmişti. ''Birinci Dünya'' (Batı Bloku) ile ''İkinci Dünya'' (Doğu Bloku) arasındaki rekabet, yegane stratejik endişesiydi.

Özellikle de Balkan Yarımadası açısından durum böyleydi. Bu dev yarımadanın siyasetini asırlar boyu belirlemiş olan tüm dini, etnik ve kültürel çekişmeler ya da dostluklar; sözünü ettiğimiz anlamda rafa kaldırılmıştı. Sırplar, Hırvatlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonlar, Romenler, Pomaklar, Türkler, Yunanlılar, Macarlar, Karadağlılar... Tüm bu Balkan halklarının aralarındaki tarihsel pozisyonlar ve bu halkların dış dostları ya da düşmanları silinmiş, yerine sadece sosyalizmin farklı versiyonları arasındaki farklı çatışmalar konmuştu.

Ancak 80'li yılların sonunda Soğuk Savaş aniden bitiverdi. Önce Doğu Bloku'nun sosyalist rejimleri birer bireri devrildiler. Bir süre sonra da ''Büyük Birader'' Sovyetler Birliği tarihe karışıverdi.

Çok geçmeden önemli bir gerçek ortaya çıktı: Soğuk Savaş, az önce sözünü ettiğimiz dini, etnik, kültürel ya da ulusal kimlikleri ortadan kaldırmamış, hatta biraz olsun bile zayıflatmamıştı. Sadece bu kimliklerin üzerine yarım asırlık bir perde çekmişti. Perde yırtılınca, her şey eskisi gibi ortaya çıktı. Bir başka deyişle, her şey aslında rücu etti. bunun Türkiye açısından anlamı ise, yepyeni bir stratejik ufuk oldu. Soğuk Savaş'ın dar kalıplarının kırılması ile birlikte Türkiye'nin de önüne yeni bir vizyon açıldı. Bugün Türkiye, din, etnik köken ve kültür gibi kavramların çok önemli hale geldiği, tarihsel ittifak ve cepheleşmelerin yeniden uyandığı Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal mirasçısı olarak büyük bir inisiyatif sahibi haline gelmişti.

Kısacası bir kez daha yeni bir dünya kuruluyor ve Türkiye'nin bu dünyada alacağı yer, kimliği, kültürü, tarihi ve bunlara bağlı olarak gelişeceği stratejilerle belirlenecek. Türkiye'nin tarihsel ve kültürel kimliği denildiğinde akla gelen şey, kuşkusuz Osmanlılık'tır. Tarih aktüel siyasetin belirlenmesinde en büyük unsurlardan biridir. Çünkü tarih, toplumların hafızasıdır ve her toplum; dostlarını, düşmanlarını, saygı duyacağı ya da küçümseyeceği rakiplerini onların tarihleriyle değerlendirir. ''Devlet Geleneği'' denen kavram da tarihle ilişkilidir. Mevcut devletlere itibar ve otorite sağlayan faktörlerin başında onların tarihleri gelir. İngiltere'yi İngiltere yapan şey onun tarihidir. Irak'ı Irak yapan şey de yine onun tarihidir- ya da tarihsizliği- Bu tarih faktörü nedeniyle İngiltere kalıcı ve güçlü bir devlettir, Irak ise geçici, yıkılmaya açık ve zayıftır.

Tarih, özellikle de eski imparatorlukların varislerinin, eski eyaletinde söz sahibi olmalarının önemli bir aracıdır. Bir zamanlar bir imparatorluk olan İngiltere, 20. yüzyılın başından bu yana kademeli biçimde azalan siyasi ve ekonomik güce rağmen, hala eski kolonileri üzerinde belirli bir nüfüs sahibidir. ''British Commonwealth'' olarak anılan uluslararası topluluğu da bu nüfüsu korumak için kurmuştur. Benzer bir nüfüs ilişkisi Fransa ile eski sömürüleri arasında da vardır. Fransa'nın Cezayir'e ya da Suriye ve Lübnan'a olan ilgisinin meşruiyet zemini bu tarihsel bağdır. Kuşkusuz, eğer İngiltere kendi tarihine küsseydi ve imparatorluk olduğu zamanları reddetseydi, bu tür bir nüfüs elde edemezdi.

Tarihin bu denli etkili bir stratejik zemin oluşu, Türkiye açısından ise büyük bir avantajdır. Türkiye, bugün komşuları olan devletlerin çoğunu ve daha pek çok devleti beşyüz yıl byunca yönetmiş bir imparatorluğun varisidir. Bu nedenle Türkiye'nin tarihsel kimliği, Osmanlı kmliğidir.

Türkiye eğer bir bölge gücü haline gelmeyi ve Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar'da bir nüfüs alanı oluşturmayı istiyorsa, bu bölgeleri, özellikle Ortadoğu ve Balkanlar'ı asırlar boyunca yönetmiş olan Osmanlı'nın mirasını kullanarak yapmasından daha gerçekçi bir seçim olamaz. Açıkça bilinmelidir ki, Osmanlı mirası sadece geçmişe duyulan özlemden kaynaklanan bir söylem değil; siyasi, tarihsel, coğrafi ve kültürel bir gerçektir. Türkiye, yeni dünya düzeni ile birlikte eline geçen tarihi fırsatı mutlaka değerlendirecektir...