|
TÜRKİYE İÇİN BALKAN STRATEJİSİ-2
Dünya iki kutup arasındaki durağan bir çekişmeden
ibaret olan Soğuk Savaş ile adeta dondurulmuştu. Türkiye
ise, Soğuk Savaş'ta kendisine biçilen rolü oynamak mecburiyetindeydi.
Soğuk Savaş, gerek Türkiye'nin gerekse başka ülkelerin
stratejik tercihlerini dondurmuştu, çünkü strateji belirlemede
temel unsurlar olan tarih, kültür, demografi, ticaret,
doğal kaynaklar gibi unsurlar, Soğuk Savaş'ın üzerlerine
çektiği kalın bir perde ile gizlenmişlerdi. Dünyadaki
devletlerin tümü ya Batı Bloku içinde yer alıyor, ya
Sovyetler Birliği ekseninde hareket ediyor, az bir bölümü
de Bağlantısızlar Bloku içinde yaşıyordu.
Bir ülkenin ideolojik tercihi, özellikle sosyalist
ülkelerde, o ülkenin tarihsel ve ulusal kimliğini gölgeliyor,
dolayısıyla strateji kavramı tek boyutlu dar bir kalıba
girmek zorunda kalıyordu. Ülkeler ya da halklar arasında
yüzyıllardır var olan tüm kültürel, dini, etnik ve ulusal
sürtüşme ya da dostluklar önemini yitirmişti. ''Birinci
Dünya'' (Batı Bloku) ile ''İkinci Dünya'' (Doğu Bloku)
arasındaki rekabet, yegane stratejik endişesiydi.
Özellikle de Balkan Yarımadası açısından durum böyleydi.
Bu dev yarımadanın siyasetini asırlar boyu belirlemiş
olan tüm dini, etnik ve kültürel çekişmeler ya da dostluklar;
sözünü ettiğimiz anlamda rafa kaldırılmıştı. Sırplar,
Hırvatlar, Bulgarlar, Arnavutlar, Boşnaklar, Makedonlar,
Romenler, Pomaklar, Türkler, Yunanlılar, Macarlar, Karadağlılar...
Tüm bu Balkan halklarının aralarındaki tarihsel pozisyonlar
ve bu halkların dış dostları ya da düşmanları silinmiş,
yerine sadece sosyalizmin farklı versiyonları arasındaki
farklı çatışmalar konmuştu.
Ancak 80'li yılların sonunda Soğuk Savaş aniden bitiverdi.
Önce Doğu Bloku'nun sosyalist rejimleri birer bireri
devrildiler. Bir süre sonra da ''Büyük Birader'' Sovyetler
Birliği tarihe karışıverdi.
Çok geçmeden önemli bir gerçek ortaya çıktı: Soğuk
Savaş, az önce sözünü ettiğimiz dini, etnik, kültürel
ya da ulusal kimlikleri ortadan kaldırmamış, hatta biraz
olsun bile zayıflatmamıştı. Sadece bu kimliklerin üzerine
yarım asırlık bir perde çekmişti. Perde yırtılınca,
her şey eskisi gibi ortaya çıktı. Bir başka deyişle,
her şey aslında rücu etti. bunun Türkiye açısından anlamı
ise, yepyeni bir stratejik ufuk oldu. Soğuk Savaş'ın
dar kalıplarının kırılması ile birlikte Türkiye'nin
de önüne yeni bir vizyon açıldı. Bugün Türkiye, din,
etnik köken ve kültür gibi kavramların çok önemli hale
geldiği, tarihsel ittifak ve cepheleşmelerin yeniden
uyandığı Balkanlar'da, Osmanlı İmparatorluğu'nun doğal
mirasçısı olarak büyük bir inisiyatif sahibi haline
gelmişti.
Kısacası bir kez daha yeni bir dünya kuruluyor ve
Türkiye'nin bu dünyada alacağı yer, kimliği, kültürü,
tarihi ve bunlara bağlı olarak gelişeceği stratejilerle
belirlenecek. Türkiye'nin tarihsel ve kültürel kimliği
denildiğinde akla gelen şey, kuşkusuz Osmanlılık'tır.
Tarih aktüel siyasetin belirlenmesinde en büyük unsurlardan
biridir. Çünkü tarih, toplumların hafızasıdır ve her
toplum; dostlarını, düşmanlarını, saygı duyacağı ya
da küçümseyeceği rakiplerini onların tarihleriyle değerlendirir.
''Devlet Geleneği'' denen kavram da tarihle ilişkilidir.
Mevcut devletlere itibar ve otorite sağlayan faktörlerin
başında onların tarihleri gelir. İngiltere'yi İngiltere
yapan şey onun tarihidir. Irak'ı Irak yapan şey de yine
onun tarihidir- ya da tarihsizliği- Bu tarih faktörü
nedeniyle İngiltere kalıcı ve güçlü bir devlettir, Irak
ise geçici, yıkılmaya açık ve zayıftır.
Tarih, özellikle de eski imparatorlukların varislerinin,
eski eyaletinde söz sahibi olmalarının önemli bir aracıdır.
Bir zamanlar bir imparatorluk olan İngiltere, 20. yüzyılın
başından bu yana kademeli biçimde azalan siyasi ve ekonomik
güce rağmen, hala eski kolonileri üzerinde belirli bir
nüfüs sahibidir. ''British Commonwealth'' olarak anılan
uluslararası topluluğu da bu nüfüsu korumak için kurmuştur.
Benzer bir nüfüs ilişkisi Fransa ile eski sömürüleri
arasında da vardır. Fransa'nın Cezayir'e ya da Suriye
ve Lübnan'a olan ilgisinin meşruiyet zemini bu tarihsel
bağdır. Kuşkusuz, eğer İngiltere kendi tarihine küsseydi
ve imparatorluk olduğu zamanları reddetseydi, bu tür
bir nüfüs elde edemezdi.
Tarihin bu denli etkili bir stratejik zemin oluşu,
Türkiye açısından ise büyük bir avantajdır. Türkiye,
bugün komşuları olan devletlerin çoğunu ve daha pek
çok devleti beşyüz yıl byunca yönetmiş bir imparatorluğun
varisidir. Bu nedenle Türkiye'nin tarihsel kimliği,
Osmanlı kmliğidir.
Türkiye eğer bir bölge gücü haline gelmeyi ve Ortadoğu,
Kafkasya ve Balkanlar'da bir nüfüs alanı oluşturmayı
istiyorsa, bu bölgeleri, özellikle Ortadoğu ve Balkanlar'ı
asırlar boyunca yönetmiş olan Osmanlı'nın mirasını kullanarak
yapmasından daha gerçekçi bir seçim olamaz. Açıkça bilinmelidir
ki, Osmanlı mirası sadece geçmişe duyulan özlemden kaynaklanan
bir söylem değil; siyasi, tarihsel, coğrafi ve kültürel
bir gerçektir. Türkiye, yeni dünya düzeni ile birlikte
eline geçen tarihi fırsatı mutlaka değerlendirecektir...
|