|
TÜRKİYE İÇİN BALKAN STRATEJİSİ-1
(AKİT-03 HAZİRAN 2001)
Coğrafya, kültürlerin ve kültürler arasındaki ilişkilerin
gelişmesinde her zaman etkili bir faktör olmuştur. Balkanlar'da
da olduğu gibi... ''Balkan'' kelimesi ''ormanlarla kaplı
sıradağ'' anlamına gelir; gerçekten de bu dev yarımadanın
büyük bölümü dağlık ve kayalıktır, derin vadilerle parçalanmıştır
ve sık bitki örtüleriyle kaplıdır. Bu nedenle bölgede
ulaşım ve iletişim her zaman zor olmuştur. Ulaşım ve
iletişimin zayıflığı ise, Balkanlar'da da, başka yerlerde
de şu sonucu vermiştir: Birbirlerine bitişik yaşamalarına
rağmen, kültürel yönden izole ve birbirlerinden uzak,
hatta birbirlerine düşman halklar...
Öte yandan, aynı coğrafya gerilla savaşı için de eşi
bulunmaz derecede uygun bir zemin oluşturur. Bu nedenle
gerilla örgütleri Balkanlar'ın siyasi ve askeri tarihinin
en önemli unsurlarından biridir. Makedon komitacılar,
Bulgar haydutlar, Sırp çetnikler ve her milletten ve
azınlıktan çeteler, yüzyıllardır Balkan dağlarında silaha
sarılırlar. Bu ''imkan'', bölge halklarının birbirlerine
ya da birbirlerinin müttefiklerine karşı olan düşmanlıklarını
şiddete dönüştürmelerine ve böyle düşmanlıklarını daha
da beslemelerine neden olmuştur.
Balkanlar'ın bir diğer özelliği, yüzyıllar boyu büyük
göçlere,işgallere ve savaşlara sahne olmasıdır. Özellikle
Osmanlı'nın bölgedeki egemenliğinin kademeli olarak
sona erdiği 19. yüzyıldan bu yana, bölge defalarca işgale
yaşamıştır. Bölgeyi işgal eden dış güçlerin hemen hepsi
de, bölgedeki bazı halkları kendi müttefikleri -ya da
belki maşaları- olarak gördüler, bazılarını da düşman
kabul ettiler. Nazi Almanyası'nın 1941 yılında tüm bölgeyi
işgal ederek kendine yakın gördüğü unsurlara kukla devletler
kurdurması, bunun en önemli örneğiydi. İşgalcilerin
bu politikası, Balkan halkları arasında zaten var olan
geleneksel kin ve düşmanlıkları daha da körükledi ve
kalıcı hale getirdi.
İşte bu etnik mozaik nedeniyle Balkanlar hep istikrarsızlığa
açık bir bölge oldu. Bu nedenle defalarca harita değişiklikleri
yaşadı. Yeni devletlerin kuruluşuna, bazılarının silinmesine,
sonra da yeniden kurulmasına sahne oldu.
Balkanlar'daki etnik mozaiğin en kötü yanı ise, söz
konusu etnik gruplar arasındaki düşmanlığın da ötesinde,
bu etnik grupların bir diğeri tarafından kurulan devletlerin
içinde azınlık olarak yer almalarıdır. Balkanlar'daki
hiçbir devlet, etnik ve dini yöntemlere homojen değildir
ve her biri, rakip olduğu etnik grup da -Karadağlılar
ve Slovenler hariç- tek bir devletin çatısı altında
yaşamamaktadır.
Örneğin Arnavutluk'un siyasi sınırları ile Arnavutların
yaşadıkları bölgelerin ''çakışma'' oranı yaklaşık yüzde
50'dir. Arnavutların neredeyse yarıdan fazlası Arnavutluk
dışında, Kosova ve Makedonya'da yaşarlar. Diğer yandan
Arnavutluk'un içinde de Arnavut olmayanlar vardır; ülkenin
güneyinde -Yunanlıların deyimiyle ''Kuzay Epir'' de
Yunan azınlık vardır.
Benzer bir biçimde Sırplar ile Sırbistan arasında
da büyük bir uyuşmazlık bulunur. 10 milyonu aşan nüfüsları
ile Balkanlar'ın en büyük etnik gruplarından biri olan
Sırplar, Sırbistan'ın dışında iki ülkede daha yaşarlar:
Hırvatistan ve Bosna-Hersek'te. Öte yandan Sırbistan
toprakları içinde yaşayan insanların yüzde 15'inden
fazlası Sırp değildir; bunlar kendilerini Sırplarla
''can düşmanı'' olarak gören Arnavutlar ve Sancak'taki
Slav Müslümanlarıdır.
Balkanlar'daki hangi ülkeyi ele alsak, benzer bir
mozaikle karşılaşırız. Bulgaristan'da Türkler, Pomaklar
(Müslüman Bulgarlar) ve diğer azınlıklar nüfüsun yüzde
15'ini oluşturur. Makedonya nüfüsunun yüzde 65'i Makedonyalar'dan
oluşmaktadır. Bu ülkede yüzde 22 dolayında Arnavut,
yüzde 4 Türk ve daha başka azınlıklar yaşamaktadır.
Yunanistan'ın Batı Trakya bölgesinde 120 bin kadar Türk,
ayrıca kuzey bölgelerinde büyük bir Slav-Makedon azınlık
yaşar. Bosna-Hersek'te nüfüsun yüzde 45'i Müslüman,
yüzde 30'u Sırp, yüzde 17'si ise Hırvat'tır.
Elbette bir ülke içinde farklı etnik ya da dini grupların
yaşaması başlı başına bir sorun değildir ve bu tür mozaikler,
teorik olarak, ''çok kültürlü'' bir devlet düzeni ve
''birarada yaşama'' ya dayalı toplumsal bir formül içinde
yaşatılabilir. Ancak ne yazık ki, Balkanlar'daki devletlerin
ideoloji ve pratikleri bu yönde değildir. Bölgedeki
devletlerin önemli bir bölümü -ki başlarında Sırbistan
ve Yunanistan gelir- Ortodoks mezhebine dayalı homojen
toplum oluşturma amacındadırlar. Bu, kimi zaman Sırbistan
örneğinde olduğu gibi ''etnik temizlik'' çabalarına,
kimi zamanda Yunanistan örneğinde olduğu gibi asimilasyon
politikalarına yol açmaktadır. Bu ülkelerin söz konusu
baskıcı politikalarında ısrarcı olduklarını ise, bunca
tecrübeden sonra artık öğrenmiş bulunuyoruz.
Türkiye düşen, Balkanlar'daki etnik ve dini mozaiği
iyi analiz etmek ve bu mozaik içinde, kendi tarihsel
kimliğine ve misyonuna uygun bir stratejiyi nasıl belirleyeceğini
tespit etmektir. Bunu yaparken etnik, dini ve kültürel
değerlerin dünya siyasetinde her geçen gün daha fazla
önem kazandığını, dünyanın giderek daha artan bir biçimde
medeniyetler arasındaki ilşkilerle tanımlanacağını da
hatırlatmak gerekmektedir. Dahası Balkanlar, etnisite,
din ve kültür gibi kavramların en etkili olduğu bölgelerin
başında gelmektedir. Bir başka deyişle, Soğuk Savaş
sonrası dünyada; Türkiye, Balkanlar'a bakarken geçmişte
olduğu gibi bugün de kendi tarihsel ve kültürel kimliğini
ön plana çıkarmalı ve bu kimliğe uygun bir strateji
belirlemelidir. Bu kimliğin adı ''Osmanlı Kimliği''
dir. Bir sonraki yazımızda buna değineceğiz.
|